Maden şirketi ve bakanlık tekzip yazılarındaki yanlışlar ve çelişkiler

VTG Madencilik Şirketi ile Çevre ve Orman Bakanlığınca gönderilen
TEKZİP YAZILARINDAKİ YANLIŞLAR
ve GARİP ÇELİŞKİLER

Melis Alphan’ın Hürriyet Gazetesi'ndeki 9 Mart 2013 tarihli “Batsın sizin vahşi madenciliğiniz” başlıklı yazısına hem VTG madencilik şirketi, hem Bakanlık tarafından aynı gün tekzip yazıları gönderilmişti. Tekzip yazılarının ne anlama geldiği kamuoyunca biliniyor. Ancak bu her iki tekzip yazısında hem çok garip, hem de önemli çelişkiler yanı sıra öyle yanlışlar var ki. Çok önemli olmaları nedeniyle işte bu konulara dikkat çekmek gerekli. Çünkü kamuoyu bu konuları da mutlaka bilmelidir.

  Batsın sizin vahşi madenciliğiniz! 
Tekzip yazılarının ortak mantığı ve özelliği

Öncelikle hem VTG Madencilik’in, hem de bakanlığın tekzip yazılarında ortaya koydukları savunma tavrı ve mantığına dikkat etmek gerek. Bu noktalar kısaca şöyle: Bütün savunmaları sadece ÇED raporuna dayandırılıyor ve toplumun bu ÇED raporunu “kutsal bir belge” gibi görüp razı olması beklentisi var. Her iki yazıda da hiçbir şekilde bilimsel bir değerlendirme veya bilime dayalı bir savunma tarzı yok. Sadece bu olaya karşı çıkanları karalayıp suçlama, “tüm iddiaların bilim dışı ve dayanaksız olduğunu” ileri sürme mantığı hakim. Bilimsellik adına kendilerinin sarıldıkları tek dayanak ise yine ÇED raporu. Tekzip yazılarında sülfürik asit konusuna değinilmiyor bile.

Ancak bu noktaları özet olarak ortaya koyarken, ne denli çarpıcı çelişkiler ve gariplikler taşıdıklarını vurgulayabilmek açısından, geniş bir perspektif içinde göstermek gerek. Çünkü bu küçük ayrıntıların taşıdıkları anlamları ancak manzarayı bir bütün olarak ortaya koyup, bu bütünlük içinde taşıdıkları özelliklerle gösterebilmek daha doğru olur. Bazen bütünden koparılarak soyutlanan bir parça ortaya konulurken, taşıdığı gerçek anlamını fark etmek de zorlaşır ayrıca. Bu nedenle karşı karşıya olduğumuz Çaldağı sorunu ile ilgili bu gerçekleri özet bir tarihsel akış içinde, artık klasikleşmiş olan soru başlığı altında toplayarak sunmak gerekecek…

Çaldağı’nda uygulanmak istenen, "nikel madenciliğinde sülfürik asit liç usulü açık maden işletmesi" olan bu madencilik yöntemi bir European Nickel projesidir. Bu şirket de zaten bu yöntem ile nikel elde etmek için ve bu amaçla kurulmuştur.

European Nickel başlangıçta üç-beş kişi ile kurulmuş bir firma. Ama görüldüğü gibi firmada önemli isimler var. BHP Billiton'un eski baş yöneticisi David Whitehead, European Nickel’in idare meclisi üyesidir. Diğer üyeler 1997–2001 arası Türkiye’de İngiltere Büyükelçiliği yapmış olan Sir David Logan, maliyeciler, avukatlar ve de bu işi 7–8 sene daha öncesinden başlatan metalürji mühendisi Simon Purkiss.

Ancak evdeki hesaplar hiçbir zaman çarşıya uymadı, şirketin işleri umduğu gibi iyi gitmedi. Korkunç bir çevre felaketine neden olacak bu madencilik projesi dolayısıyla European Nickel şirketi (veya şirkete bağlı kolları olan paravan şirketleri) bulunduğu her ülkeden kovuldu. European Nickel’in ilk olarak Arnavutluk’ta başlayan macerası, sonraları Sırbistan vb. ülkelerden de bizzat hükümet yetkilileri tarafından kovulması ile sonuçlanınca Balkanlar ve Avrupa’da böyle bir madencilik projesini uygulayabilmenin hiçbir imkânı olmadığı anlaşıldı. Çünkü BM, AB ve AİHM gibi kuruluşların bu madencilik yöntemine ve yaratacağı faciaya Avrupa’nın göbeğinde asla göz yummayacakları ortada. Bundan sonra da gözleri Avrupa ve Balkanlara çok yakın olan Türkiye’ye çevrildi. “Evet kovuldunuz” başlıklı yazıda bu konuyu ayrıntılı olarak görebilmek mümkün. Okumak için tıklayınız:   Evet, kovuldunuz!

Bu işlerin Türkiye’de çok daha kolay olacağı hesabıyla ülkemize giren European Nickel şirketinin hüsranla sonuçlanan önceki maceraları nedeniyle, bu kez işi şansa bırakmamak için çok temkinli davranmaya çalıştığı görülüyor. Dolayısıyla aynı engellerle karşılaşmamak ve kendileri açısından işlerin rahat yürümesi için yaptıkları ise; özellikle 2 alanda ellerinin çok güçlü olmasını sağlamaya çalışmak oldu. Bunları da şöyle tanımlayabiliriz: Birincisi hükümet desteğini elde etmek, ikincisi de sağlam ve garantili bir ÇED raporu edinebilmek. İşte bu iki konu çok önemli ve anlamlıdır.

 

Siyasi destek için diplomasi

Önce konunun diplomatik alanı kapsayan birinci kısmını görelim: Birinci alanda istedikleri desteği elde etmek için yapılan şeylerden biri; Türkiye’de İngiltere adına büyükelçilik görevi yapmış David Logan’ı emekli olur olmaz şirketin yönetim kuruluna almak oldu. Büyükelçilik yapmış, üstelik de İngiliz Kraliyet Ailesi tarafından verilmiş “Sir” unvanını da taşıyan birinin paraya ve işe çok ihtiyacı olduğu için böyle bir göreve getirildiğini düşünemeyiz herhalde.

Sonuçta European Nickel aynı yıl içinde Çaldağı’nda nikel madeni işletme hakkını elde eder, yine aynı yıl içinde Arnavutluk’taki maceraları sırasında da kendilerine yardımcı olan Hamit Bitirici adlı bir Türk ile birlikte İstanbul’da Bosphorus adı ile bir paravan şirket kurarlar. Sonradan şirketin tüm hisseleri satın alınarak şirket merkezi de yüzde yüz İngiliz sermayeli olarak Çaldağı’na yakın olan İzmir’e taşınır. David Logan, bundan sonraki süreçte ayrıca lobi faaliyetleri içinde hükümet desteğinin elde edilmesi için de şirket adına çok önemli işler yapacaktır. Diplomatik kariyeri sayesinde şirkete önemli bir hükümet desteği gelmesini de sağlayacak, İngiliz Kraliyet ailesini bile devreye sokabilecek kadar büyük adımlar atılmasında yardımcı olacaktır. David Logan’ın başka ne işler becerdiği Necati Doğru'nun “Cinayetin mektubu” başlıklı yazısında da görülebilir. Okumak için tıklayınız:   Cinayetin mektubu
 

Garip ÇED raporu süreci

Bundan sonra ise diğer alanda da garantili ve sağlam bir ÇED raporu alarak ellerini güçlü hale getirmeleri gerekiyordu, ki bu da sağlandı. Dünyada bu tip projelerde bilgisi olan ve doğru dürüst Çevre Etkileri Değerlendirmesi (ÇED) yapabilecek firma sayısı elle sayılacak kadar az. Bunlardan hiçbiri Çaldağı gibi daha denenmemiş bir projeye sıcak bakmaz. Sıcak bakacak olsalardı, bu çalışmalar daha önce yapılır ve diğer proseslerden 4–5 kat ucuz olduğuna göre, dünyanın birçok yerinde nikel cevheri senelerce bu şekilde zenginleştirilirdi.
European Nickel firması, 27 Nisan 2004 tarihli haber yayınında “Çaldağı projesinin ÇED Raporu’nu Scott Wilson Piesold adlı İngiliz firmasının yapacağını, Ankara’da bulunan Encon adında bir Türk firmasından da izinler konusunda yardım alınacağını” bildirmişti. Daha sonra European Nickel -tahmini güç olmayacak sebepler yüzünden- bu konularda oldukça isim yapmış olan Scott Wilson firmasını bırakmış, ÇED raporunu Encon firmasına yaptırmıştır. Yani şirket istediği gibi bir ÇED raporu alabilmek için ENCON Danışmanlık Şirketi ile anlaştı.

Peki, neden ENCON şirketi tercih edildi? Çünkü Encon, bir Türk müşavirlik firması ve daha önce Scott Wilson ile başka projelerde de birlikte çalışmıştır. Bir İngiliz müşavirlik şirketinin vereceği ÇED raporuna Türkiye'de kamuoyunca sıcak bakılamaz tabii ki. Encon, Türkiye’deki yetkililer tarafından dolayısıyla iyi tanınan bir firmadır. Öte yandan Encon’un bazı ÇED konularında bilgisi olabilir, ama maalesef maden zenginleştirme projeleri ve bu projelerin çevreye ve insan sağlığına etkileri hakkında, kibarca ifade edersek, tecrübeleri yok denecek az.

Tekrar soralım, European Nikel niye ÇED raporunu Encon’a yaptırmıştır? Çünkü Encon, Türkiye’deki madenler hakkında ihtirasları ve yaklaşımları European Nickel ile aynı olan başka bir yabancı firmanın, Eldorado Gold firmasının, Uşak Kışladağ’da siyanür liçle altın çıkarma projesinin ÇED raporunu da hazırlamış ve bu rapora Türk yetkilileri tarafından gerekli onayı almayı başarmıştır. Maalesef Encon, yine Eldorado Gold firması için İzmir Efemçukuru’ndaki siyanür liçle altın çıkarma projesinin ÇED raporunu da hazırlamış, ona da gerekli izinleri almayı sağlamıştır. Efemçukuru ÇED raporu hakkında aşağıdaki değerlendirme, Türkiye Jeoloji Mühendisleri Odası internet sayfasında bulunan bir rapordan alınmıştır: ‘Her yönü ile yetersiz, gerçekleri saptıran, riskleri az gösteren, gelecek için güvence veremeyen bu çevresel etki değerlendirmesi, bu ÇED eksik, yetersiz ve yanlıştır.  Bu koşullarda bu işletmeye verilen ÇED Uygun İzni de dayanaksızdır.’

 

Encon şirketi, Çaldağı için 945 sayfalık Çevre Değerlendirme raporu hazırladı.
Bu rapordaki çok önemli ve de vahim 2 eksik konuyu vurgulayalım:

1- Bu raporun hiçbir yerinde nikel ve nikel bileşimlerinin kanserle ilgili sağlık problemleri yarattığı hakkında bir tek kelime bile hiçbir şekilde yer almıyor. Peki olması gerekmez mi? Mutlaka olması gerekiyor, çünkü rapor adı üstünde “çevre etkileri değerlendirmesi raporu” ve söz konusu projelerin çevresel açıdan sakıncaları da ortaya konulmak zorundadır. Ama görüldüğü gibi bizde ÇED raporları hep parayı basan şirketlerin isteği doğrultusunda veriliyor.
2- Proje gereği dünyanın en büyük sülfürik asit fabrikalarından ikincisi Çaldağı eteklerine, dünyanın en cennet 7 tarım harikasından olan bir havzanın tam ortasına kurulacak. Bu nitelikte ve kapasitede bir sülfürik asit fabrikası için ayrı bir ÇED raporu gerekmekteyken, böyle önemli bir konu bir-iki paragrafla geçiştirilip Çaldağı için verilen ÇED raporunun içine sokuşturulmuştur.
 
Normal ÇED süreci işletilmedi

Ama tabii bu kadarı bile şirket için yeterli sayılmamış olmalı ki, önlerine çıkabilecek her türden engelli aşabilmek ve bazı tepkilerden de kurtulabilmek amacıyla “elimizde kapı gibi ÇED raporu var" diyebilecekleri başka desteklere de ihtiyaç duymuşlardı. Bunlardan biri ÇED raporu sürecinin bizlerden habersiz işletilip alınması. Bosphorus şirketi ve ENCON Danışmanlık Şirketi tarafından bir senaryo olarak 2004 yılında ilçeye bağlı ve Çaldağı civarındaki köylerden olan Musacalı köyünde bir avuç köylüye yönelik göstermelik bir toplantı yapılıyor sadece. Hepsi o kadar. Ne sivil toplum örgütlerine, ne de benzer kurum ve kuruluşlara bu süreçle ilgili hiçbir haber ve bilgi verilmiyor. Kısacası herkesten habersizce, bir başka deyişle kamuoyundan kaçırılarak alınmış bir ÇED raporu var ortada.

 

TUBİTAK desteği konusu

Çaldağı hakkında verilen bu ÇED raporu. Ama buna rağmen bu bile yeterli görülmemiş, böyle uyduruk bir şekilde verilen ve herkesten kaçırılarak alınan ÇED raporunu “kapı gibi sağlam” veya “çok bilimsel ve güzel” bir rapor gibi gösterebilmek için bir de TUBİTAK’tan destek alındı. (TUBİTAK’tan bu destek nasıl alınabildi, bu bile ayrıca sorgulanması ve endişelenilmesi gereken vahim bir soru işaretidir.) Böyle bir destek alınabilmesi için de Çaldağı’nda uygulanmak istenen bu madencilik projesinin "dünyada ilk kez denenecek" olduğu gerçeği özellikle de vurgulanıyordu. Böylece bu desteğin niçin verildiği, böyle bir projeyi teşvik etmek olarak da gösterilebiliyor. Sonuçta bu destek alınarak ÇED raporunu adeta “kutsal belge” gibi gösterebilecekleri hale getirmeye çalıştıkları buradan da anlaşılabiliyor.
 

Encon şirketi başlı başına dava konusu olmalıdır

Encon Danışmanlık Şirketi tarafından verilen ÇED raporları bu şirket hakkında dava açılmasını bile gerektirecek kadar vahim sonuçlarla doludur. Bu bakımdan bu şirket iyice araştırılıp incelenmelidir. Ortaya çok ilginç sonuçlar, bağlantılar da çıkması mümkün. Bu çok önemli konuyu yine Çaldağı’ndan örnekle açıklayalım.

Bilindiği gibi, Encon Danışmanlık Şirketi, Çaldağı için istenen ÇED raporunu hazırlayan şirket. Ama Gördes’teki nikel işletmesi için ÇED raporunu da yine bu şirket hazırlamıştır. Şirket Çaldağı için verdiği ÇED raporunda “kapalı sistemin uygun olmadığı ve sakıncalı olduğu gerekçesi ile açık sistem uygulanmasını” önermektedir. Gördes için hazırladığı ÇED raporunda ise “açık sistemin uygun olmadığı ve sakıncalı olduğu gerekçesi ile kapalı sistem uygulanması”nı istemiştir. Şimdi bu iki rapor arasındaki bu büyük çelişki ne ile açıklanabilir?

Peki bu durumda, aynı ilde, aynı özellikte iki nikel işletmesine farklı ve çelişkili ÇED raporu veren Encon şirketinin hangi kararı doğru? Eğer Çaldağı için verilen ÇED raporuna “kesinlikle bilimsel ve doğru” deniliyorsa, bu durumda Gördes için verilen ÇED raporunun yanlış olduğu ortaya çıkar. Eğer Gördes için verilen ÇED raporunun “kesinlikle bilimsel ve doğru” olduğu söyleniyorsa, bunun anlamı da Çaldağı için verilen raporun yanlış olduğudur. Yani Encon Danışmanlık Şirketi, sonradan Gördes’teki işletme için hazırladığı ÇED raporunda bir anlamda Çaldağı için verdiği raporun yanlış olduğunu teyid etmiş veya bu raporu düzeltmeye çalışmış olmuyor mu?

İşte ısrarla altını çizerek vurgulamaya çalıştığımız, ama nedense hala gözlerden kaçan çok ince ayrıntılar bunlar. Yani; aynı ilde, aynı özellikte iki ayrı maden işletmesi için aynı şirket tarafından ÇED raporu hazırlanıyor ve biri için “açık sistem” istenirken, diğeri için “kapalı sistem” öneriliyor. Bunun anlamı “nikel madenciliğinde sülfürik asit kullanımı için ince bir senaryonun veya tuzağın kurulduğu”dur. Sonuçta “kırk katır mı istersiniz, kırk satır mı?” dercesine halkımızın 2 seçenekten birini seçmek zorunda bırakılıp sülfürik asit kullanımına razı olması veya sülfürik asit projesinin uygulanıldığı büyük bir kimyasal laboratuarda gönüllü kobaylık yapması sağlanmaya çalışılıyor. Bu konuda “Nikel madenciliğinde sülfürik asit projesinin laboratuarı Türkiye mi?” başlıklı yazı incelenebilir.

Tıklayınız:   Nikel madenciliğinde sülfürik asit projesinin laboratuarı Türkiye mi?
 

"Stres altında bir bölge" tanımı

Çaldağı konusuna tekrar dönecek olursak; hepsi bu kadar da değil. Çünkü ortada mutlaka bilinmesi gereken çok korkunç bir gerçek daha var. Bu çok önemli ayrıntı ise, European Nickel şirketinin Çaldağı’nın ortasında bulunduğu Manisa ovasını bütün dünyaya nasıl tanıtmaya çalıştığı. Şirketin kendine ait  web sitesinde Çaldağı’nda uygulayacakları madencilik yönteminin gerekliliği anlatılırken, Manisa ve yöresi “dünyanın en verimli tarım bölgelerinden biri” şeklinde değil, “yangından kurtulmuş, stres altında olan bir bölge” diye tanımlama yapılarak, yörenin en önemli özelliği bütün dünyanın gözlerinden özellikle saklanmak istenmiştir. Adeta "burayı çöle çevirmek mübahtır" dercesine.  Buradan da şirketin bu madencilik projesi önünde engel olabilecek her türlü etkeni ortadan nasıl kaldırmaya çalıştığı, çok önemli bir konunun bütün dünyanın gözlerinden neden saklanmaya çalışıldığı da anlaşılabilir. Böylelikle vahşi madenciliğin içinde nasıl bir canavar yattığını işte bu "korkunç gerçek" de göstermeye yetiyor.

 
“Dünyada ilk” tanımının asıl anlamı ne?

Dolayısıyla bu “dünyada ilk kez” deyimi de böylece gündeme oturdu. Çünkü gerçek de bu. Ayrıca 2007 yılında YASED tarafından düzenlenen “Fırsatlar ülkesi Türkiye” konulu panel sırasında da European Nickel şirketinin o dönemki Genel Müdürü olan Simon Purkiss tarafından hem Başbakan Erdoğan’a, hem de basına Çaldağı projesinden “dünyada ilk kez uygulanacak olan bir proje” diye söz edilmiş ve 23 Şubat 2007 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde Hanife Baş'ın haberi olarak yer almıştır.

Okumak için tıklayınız:   European Nickel Başbakan Erdoğan'dan destek istedi
Bu konuda da kamuoyunun nasıl gözünü boyayarak kandırmaya çalıştıkları belli. Yani herhalde bizden şöyle davranmamızı umuyorlardı: “Amanın bu ne büyük mutluluk, bu ne şeref? Yahu şu İngilizler bizi ne kadar da seviyor ve değer veriyorlar böyle. Dünyada ilk kez denemek istedikleri bir proje için bizim memleketimizi seçerek bizleri ihya ediyorlar. Zaten ne demişler, “asılacaksan İngiliz ipi ile asıl!”

Ama böyle yapmadık tabii. Bu “dünyada ilk kez” deyiminin ne anlama geldiğini ortaya koyduk. Durumu araştırınca böyle bir madencilik projesine dünyanın hiçbir yerinde ve köşesinde izin verilmediğini, dahası European Nickel şirketi tarafından kurulmuş tüm paravan şirketlerin bizzat bulundukları ülkelerin hükümet yetkilileri tarafından ellerindeki işletme ruhsatları ve izinleri alınıp iptal edilerek kovulduklarını ortaya çıkardık. Dolayısıyla, bu madencilik projesinin “dünyada ilk kez” uygulanacak olduğu bir gerçekti, ama taşıdığı anlam farklıydı. Yani bu olayı şirketin tutumu açısından “Eğer sizi kandırabilirsek, böylece dünyada ilk defa Türkiye’de böyle bir madenciliği gerçekleştirmiş olacağız” şeklinde okumak gerekiyor.

Bunun ardından da Çaldağı şirket için işte böylesi bir anlam taşıdığından, European Nickel şirketi tarafından sülfürik asit liç usulü açık nikel madeni işletmesi projesi için "AMİRAL GEMİSİ” olarak da tanımlandı. Böyle tanımlandı, çünkü hükümet desteğini arkalarına, “kapı gibi sağlam" bir de ÇED raporunu ellerine almışlardı. Tabii Çaldağı’ndan veya nikel madeninden artık söz ederken “Türk lokumu” (Turkish delight) diye bahsetmeye başlamaları da boşuna değil. (Ayrıca bilindiği gibi European Nickel şirketinin Çaldağı’ndaki kolu bu süre içinde isim değişikliğine de gitmiş, Bosphorus olan adını Sardes olarak değiştirmiştir…)

Peki her yerde bu tip maden olduğu ve kar haddi bu kadar büyük olduğu halde şimdiye kadar gerçek nikel madenciliği yapan firmalar Çaldağı’nda öngörülen metodu neden hiç denememişler ve denemiyorlar? Çünkü ne bu firmalar, ne de hükümetler ellerini böyle bir projeye bulaştırmak istemezler. Çaldağı tipi nikel cevheri bol miktarda Yunanistan’da ve Avustralya’da var. Oralarda bu cevherden elde edilecek konsantreyi işleyecek rafineler de var. Ama oralarda bu konsantreyi Çaldağı usulü cevherden ayırmaya kimse müsaade etmez. Klasik usulden de ayırmak daha pahalı olur. Dünyanın en büyük madencilik firmalarından biri olan BHP Billiton firması, Çaldağı’ndan elde edilmesi düşünülen nikel konsantresinin tamamını Avusturalya’daki rafinerilerine göndermeyi planlıyor.

Peki niçin BHP Billiton kendi ülkeleri olan Avusturalya’da bolca bulunan nikel cevherini işlemek ve rafinelerine göndermek yerine, önümüzdeki 15 sene süresince Çaldağı’ndaki tenörü oldukça düşük olan nikel cevherini Bosphorus Madencilik’e işletip, nikel konsantresini Çaldağı’ndan alıp, Avusturalya’nın ücra köşesindeki rafinelerine göndermeyi planlıyor? Çünkü, böyle bir projeden doğacak çevre ve insan sağlığı problemlerine BHP Billiton gibi bir firma bulaşmak istemez. Maddi ve manevi kaybedeceklerini göze alamaz. Zaten BHP Billiton gibi bir firma  bu projeyi destekliyor diye çeşitli finans kuruluşları ve bankalar bu projeye borç para yatırıyorlar. European Nickel’in kurucuları da, bu paralarla hem kendilerine para yapmak, hem de işi döndürmek çabası içindeler. İşler kötü gittiğinde ise, Türk halkı ve hükümeti karşısında bir avuç şaşkın yönetici ve parasız, borç içinde bir firma bulacaklar tabii..

 

Orman tahsis izni konusu tam bir hukuk faciası:
Önce bakan değiştirenler, sonra yasayı da değiştiriyorlar!

Tabii geriye sadece orman tahsis izni konusu kalıyordu. Hem bakanlığın, hem de VTG Madencilik'in tekzip yazılarında bu konu da karmaşaya getirilmeye çalışılıyor. Örneğin bakanlık halen bu izin için attığı imzaya sahip çıkmakta bile çekinceli davranıyor ve “Bakan Eroğlu’ndan önce verilmişti bu izinler” diyor.

Hakkında verilen Gensoru önergesi karşısında kendini savunurken bu konuda Bakan Veysel Eroğlu da “Peki benim o imzayı nasıl attığımı biliyor musunuz? Benden önce izinler verilmişti zaten” şeklindeki sözleri de anlatıyor. Gensoru görüşmeleri sırasında Bakan Eroğlu'nun bu sözlerini ve tutumunu izlemek için tıklayınız:   Bakan Eroğlu'nun yüzü neden kızardı? 
Ama 2009 yıında ise aynı Bakan Eroğlu, attığı imzayı, "İngilizler çok baskı yaptı, bu yüzden istedikleri izinleri vermek zorunda kaldım" şeklinde savunuyor, bu sözler de Turgutlu Belediye Başkanı Serhat Orhan tarafından "Ben bunları Bakan Eroğlu'nun ağzından aktarıyorum" diyerek açıklanıyordu. İzlemek için tıklayınız:  Serhat Orhan'ın TUTSO konuşması
Oysa Bakan Eroğlu’ndan önce bu makamda bulunan Osman Pepe’nin “Ben bu madene izin vermedim” sözlerini de biliyoruz. Hatta bu nedenle kendisi bu görevden alınmış, milletvekili bile yapılmamış, kendisinin yerine o imzayı atacak birisi o makama getirilmiştir. İncelenmek istenirse Osman Pepe’nin “O şirkete tek bir ağaç bile kestirmem” sözlerinin başlık yapıldığı 04 Temmuz 2007 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde Çilem Kaya’nın haberine ve yine Osman Pepe’nin “Ben bu şirkete izin vermedim” sözleri ile açıklamalarda bulunduğu NTV televizyon kanalındaki ana haber bültenine  göz atılabilir. Ama yine de şunu soralım: Eğer Osman Pepe bu izni verdiyse siyasi hayatı biter miydi, yoksa bugün daha yüksek makamlarda mı olurdu?
Tıklayınız:   Hürriyet Gazetesi (04-07-2007)  NTV Ana Haber Bülteni (01-08-2009)

Bakanlığın tekzip yazısında ayrıca bir başka anlamlı ayrıntı daha var. Verilen bu iznin mahkeme tarafından iptal edildiği belirtilen yazıda, ancak madencilik yasasının değişmesinden sonra bu mahkeme kararının geçersiz hale geldiği, dolayısıyla orman tahsis izninin yeniden verildiği söyleniyor bir şekilde. Yani daha önce bakan değiştirenler, bu kez de madencilik yasasını değiştiriyorlar. Sadece bu ayrıntı bile “yeni madencilik yasası”nın nasıl bir yasa olduğu, hangi amaca hizmet ettiği ve niçin yapıldığını anlamaya yeterli.

Burada “kaç ağaç kesilecek” gibi bir polemiğe tekrar girmeye gerek yok. Çünkü ortada sadece çevresel bir facia değil, bu kadar ciddi bir hukuk bir faciası da söz konusu iken, konuyu bir kez daha ağaç sayısı polemiği ile boğmamak gerek. Ama korkunç bir ağaç katliamı söz konusu!

 

İhale mi, İngiliz oyunu mu?

Bilindiği gibi, verilen orman tahsis izninin mahkemece iptal edilmesinin ardından madencilik yasasının değiştirilmiş ve maden şirketlerinin tam da istediği gibi bir yasa çıkarılmış olmasına rağmen, yine de şirket tarafından bu yasaya güvenerek yeniden tahsis izni için başvuru yapıldı. Böyle bir talepte bulunmaları gerekiyordu çünkü. Ancak seçim sürecine girilmiş olması, kamuoyu baskısı, verilen çevreci mücadelenin de etkileri dolayısıyla bu izin verilemedi. Bu durum da zaten ekonomik darboğaz içinde olan European Nickel şirketini daha da sıkıntıya soktu. Çünkü projelerinin Amiral Gemisi olarak gördükleri Çaldağı kendileri için bir hayat-memat meselesi halindeydi. Dolayısıyla süre uzadıkça sıkıntıları daha da artıyordu. Hem kredi bulmaya çalıştıkları yerleri ikna etmekte zorlanıyor, hem de bu durumda Londra Borsası’nda şirketin hisseleri hızla ve önemli düzeyde düşüş gösteriyordu. Sonuçta şirket genel müdürü Rob Gregory, Londra Borsası’nda yaptığı açıklamayla istenilen izin süresinin çok fazla uzamasından yakınarak “Çaldağı’ndan vaz geçebileceklerini” söylüyordu. Hürriyet Gazetesi’nin 11 Aralık 2010 tarihli sayısında yer verdiği bu haberi okuyabilirsiniz.

Tıklayınız:   Çaldağı 800 bin tanker asitten kurtuldu!
Tabii böyle bir açıklamanın ardından gelen süreç, Çaldağı’ndaki paravan kolu Sardes şirketinin satışa çıkarılması şeklinde bir gelişme ve ihale konusu oldu. Bu satış işinden pis kokular da yayıldı tabii. Ama Sardes şirketi ve "projenin Amiral Gemisi” diye görülen bu kadar değerli bir tesisin komik denilecek son derece düşük bir paraya satılmış olması, ihaleye katıldığı söylenen Vestel, Çalık Grubu gibi dev firmaların değil de adı sanı duyulmamış ve 3 gencin kurdukları, adı ilk defa bu satıştan sonra duyulan bir maden şirketinin bu dev firmaların ödeyemediği (?) parayı bulup Sardes şirketini ve Çaldağı’ndaki tesisleri satın almış olması ve de ihaleyi kazanan söz konusu bu şirketin 6 ay boyunca ortaya çıkmaması, ancak bizim “Bu cinayete faili meçhul mü diyeceğiz?” sorumuzun ardından ortaya çıkıp kendilerini kamuoyuna açıklaması gibi ayrıntılar, bizlere “bu iş bir ihale mi, yoksa İngiliz oyunu mu?” sorusunu halen sorduruyor.

Bir başka ayrıntı ise şudur: Eğer gerçekten de söylendiği gibi Vestel ve Çalık gurubu gibi dev firmalar ihaleye katıldıysa, bunların arasında bu adı sanı duyulmamış ve sadece 3 gencin kurduğu bir şirket bu ihaleyi nasıl kazanmış olabilir? Yani Vestel ve Çalık gibi dev firmalar bu komik ücreti ödeyemeyecek durumdalar da, sadece bu 3 genç mi bu paraya sahip? Bir başka bilgi ise, ihaleyi kazanan firma yetkilisinin verdiği bilgiye dayanarak, kendilerine diğer firmaların ihaleye katılmaktan vaz geçtikleri, sadece kendilerinin kaldığının söylendiği, bu yüzden ihaleyi kendilerinin kolaylıkla kazandığı şeklinde. Bu söylenenin doğru olabileceğini varsayalım bir an için. Ama o zaman da şöyle bir soru cevap bekliyor: Eğer bu dev firmalar bu ihaleye katılmaktan vazgeçtilerse, bunun nedeni bu kadar parayı bulmakta zorluk çektikleri mi olabilir, yoksa bu madencilik projesine halkın karşı olduğunu anladıkları ve bu işin akıl-mantık dışı bir şey olduğunu fark ettikleri için mi vaz geçmişlerdir? Dolayısıyla bu sorulara doğru cevaplar bulduğumuzda, aslında bu ihalenin bir İngiliz oyunu olduğu veya ihalenin 3 gencin sırtına yüklendiği sonucuna varılabilir…

 

Şirket paravan mı?

Tabii bunun ardından Çaldağı’ndaki tesisleri devralan VTG Madencilik şirketinin paravan bir şirket olup olamayacağı sorusu akla geliyor. Bunun cevabını aslında VTG Madencilik adına gönderilen tekzip yazısında da bulabilmek mümkün. Şirket Genel Müdürü Gökhan Kantarcıgil imzasıyla gönderilen tekzip yazısında bir ayrıntı çok önemli. Kendilerinin bir paravan şirket olmadıklarını söyleyeyim derken, aslında farkında olmadan bir itirafta da bulunuyor ve “elbette ki Simon Purkiss’ten bir danışman olarak faydalanıyoruz” diyor. Bu da bizim ortaya koyduğumuz iddiamızın yalanlanamayacak kadar gerçek olduğunu gösteriyor. Çünkü ilk defa resmi olarak Simon Purkiss’in şirketle olan bağlantısı itiraf edilmiş oluyor.

Ama yine de "şirket paravan mı, değil mi" polemiği ile konuyu boğmak yerine şöyle bir tanımlama daha doğru olur. Çaldağı’nda uygulanmak istenen madencilik yöntemi, böyle bir yöntemi nikel madenciliğine sokmak isteyen ve bu amaçla kurulan European Nickel şirketi projesi olduğuna ve bu yöntemi kullanmak isteyen dünyadaki tek şirket de European Nickel şirketi olduğuna göre; bu durumda bu madencilik projesinin patenti European Nickel şirketine aittir. O halde bu yöntemi bir Türk firma olarak uygulamak üzere tesisleri devralan VTG Madencilik şirketini de “proje taşeroncusu bir firma” olarak tanımlamak çok daha anlamlı.

 

Madencilikte “millileştirme” politikası mı var?

Buna rağmen “şirket paravan mı, değil mi” tartışmalarında bizler için çok önemli olan bir ayrıntı daha var ki; bu ayrıntının altı çizilerek gösterilmesi gerekir. Paravan olmadıklarını söylemeleri Türkiye’nin gerçeğine aykırı çünkü. Manzarayı gözlerimizin önüne getirelim: Ülkedeki tüm yerüstü zenginlikleri, tüm kamu kuruluşları, bankalardan limanlara, Telekom’dan televizyon kanallarına kadar yabancılara satılmış, yabancı sermayeye teslim edilmişken, hatta ülkenin verimli tarım topraklarının yabancılara daha kolayca satışı için yeni yeni yasalar ve kararnameler bile çıkarılmışken, VTG Madencilik’in “biz paravan değiliz” sözü gülünç olmuyor mu? Yani yerin üstünde ne varsa her şey yabancılara teslim edilirken, yerin altında mı millileşiyoruz? Ya da bizde “milli” kalan tek şey “madencilik” mi? Türkiye’nin bir tek madencilikte mi bir “millileşme politikası” var ki, yerin üstünde ne varsa yabancılara satılırken, iş yerin altına gelince yabancıların elindeki şirketler Türklere satılıyor?

Bu manzara sadece bir tek şeyi gösteriyor: Kamuoyundaki tepkilerden kurtulabilmek ve toplumda oluşan anti emperyalist refleksi ortadan kaldırabilmek, aynı zamanda gerekli olan izinleri de daha kolay alabilmek için yabancı maden şirketleri tarafından işler zora girdiğinde “şirketi Türkleştirme” taktiğine başvuruluyor. Bu durumda Çaldağı’na bakıp şunu söyleyebiliriz: İngiliz teknik direktör Simon Purkiss, rövanş maçı için bu kez gençlerden kurulu kadro ile bir Türk takımı sahaya sürmek istiyor…

Yani bir de maden şirketlerindeki “çok ulusluluk” terimi açısından inceleyecek olursak; durum anlaşılmıyor mu? European Nickel şirketinin perde arkasındaki şirket dünyanın dev maden şirketi BHP Billiton, onun arkasındaki  de dünyanın en büyük maden şirketi olan, gözünü dünya bor rezervlerine dikmiş Rio Tinto’dur. Türkiye ise dünyanın en büyük bor rezervine sahip bir ülke. Peki bu durumda Çaldağı’na ilk olarak Bosphorus adı altında konuşlanan maden şirketinin kuruluşunda ilk Genel Müdür görevine getirilen Kemal Yıldırım’ın bir Amerikan vatandaşı olması ve eski bir Rio Tinto çalışanı oluşu nasıl bir rastlantı ile açıklanabilir? (Çevreci mücadelenin başarısı sonunda Kemal Yıldırım bu görevinden istifa edip şirketle yollarını ayırmıştı…)

 
İçlerindeki canavarlığın dışa vurumu:
5 Haziran’da orman katliamı nedir?

Bu arada 3 gencin kurduğu VTG Madencilik’in 6 ay boyunca ortaya çıkmamasının ardında bir başka ayrıntı daha yattığı görüldü. Böylelikle işlerin daha kolay yürüyeceğini hesaplamış olmalılar ki, biz bir yandan yeni şirketin kim olduğunu öğrenmeye, araştırmaya çalışırken, onlar da gizli gizli bütün gerekli izin ve ruhsatları alma işini sürdürmüşler. Öyle ki, Çaldağı’daki tesisleri devralan şirketin kimliği hakkında yerel yöneticilerden, bu şirkete gerekli izin ve çalışma ruhsatı verecek olan makamlara, devletin bakanına kadar sormadığımız hiçbir makam kalmazken, bütün sorularımız cevapsız kalırken, onlar gizlice orman tahsis iznini almışlar bile!

Peki sonra ne oldu? Kendilerini kamuoyuna açıkladıktan 1 ay sonra hızla orman kesim işlerini düzenlemeye başladılar. İşin ilginç yönü ise ağaç katliamına başlamak için Kaymakamlığa bildirdikleri resmi tarihin taşıdığı anlam, ki bu anlam da içlerinde nasıl bir canavar yattığını anlatıyor. Şirket tarafından kaymakamlığa verilen bilgi, 5 Haziran günü Çaldağı ormanında ağaç kesimine başlayacakları şeklinde. Yani, Dünya Çevre Günü'nde orman katliamı ne demek? Dünyanın neresine gidilirse gidilsin 5 Haziran tarihinin taşıdığı anlam bellidir. 5 Haziran tarihi dünyanın her yerinde “Dünya Çevre Günü” olarak anılmakta olan ve bu anlamda çeşitli çevresel etkinliklerin yapıldığı bir tarihtir. Ama Çaldağı'ndaki maden şirketi, Turgutlu'ya 5 Haziran gününde “orman katliamı” acısını yaşatmıştır. Dünya Çevre Günü'nde orman katliamı yaparak içlerinde nasıl bir çevre canavarı olduğunu göstermiş oldular. Madencilik projesi olarak “dünyada bir ilk” uygulanmak istenirken, 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde orman katliamı yaparak kendileri dünyada bir başka “ilk”e de imza atmış oldular. Bu anlayış, içlerindeki çevre canavarlığının dışa vurumudur!

 

Peki, 18 milyon ton sülfürik asit ne demek?

Dünyanın her yerinde “çevre günü” olarak kutlanan bir günde Turgutlu’da orman katliamı yapan bu zihniyet, dünyanın hiç bir yerinde uygulanmayan bir madencilik yöntemini de Turgutlu'da uygulamak istiyor. Bunun için de dünyanın 7 tarım harikasından biri olan, bir benzeri daha olmayan bu topraklar üzerinden 18 milyon ton sülfürik asit geçirilecek. Böyle bir canavarlık dünyanın hiç bir ülkesinde yok. Çünkü böyle bir madencilik yöntemine bugüne kadar dünyanın hiç bir ülkesinde izin verilmedi. Çünkü 18 milyon ton sülfürik asitin çevreye ve insana zarar vermeyeceğine aptallar bile inanmıyor.

18 milyon ton sülfürik asit ne kadar korkunç bir miktar ve dünyanın en verimli topraklarının 18 milyon ton sülfürik asitten geçirilmesi ne demek? Dünyada hiç bir ülkede uygulanmasına izin verilmeyen bir madencilik yöntemi neden Türkiye'de ve böylesi tarım harikası bir yerde uygulanmak isteniyor? Hem de bilim adamlarının onca raporuna rağmen. Bunu sadece cahillikle açıklamak mümkün mü? Yoksa daha başka anlamların da mı sorgulanması gerekecek? Bu konuda bir tezin de ortaya konduğu aşağıdaki yazı da okunabilir.

Tıklayınız:   Asıl ikilem ne: Cüzdan mı, vicdan mı?
 

Kamuoyunu yanıltmak ve aldatabilmek için “dünyada ilk olduğu bilgisi doğru değildir, bu madencilik yöntemi Finlandiya'da da uygulanıyor” da dediler ve Finlandiya’da Talvivaara maden işletmesini örnek gösterdiler. Ama bunun da bir yalan olduğu çok kısa sürede ortaya çıktı, Finlandiya mumu yatsıya kadar bile sürmedi. 

Bu konuda ayrıntılı bilgi için tıklayınız:   Talvivaara gerçeği nedir?

Bu ayrıntılara manzaranın bütünü ile birlikte bakıldığında, ortada nasıl bir “vahşilik” olduğu yeterince açık olarak görülebiliyor. Dolayısıyla böyle bir madencilik yöntemini ancak bir 'insanlık suçu' olarak tanımlayabiliriz. Görüldüğü gibi vahşi madencilik; doğaya, insana, hukuka ve bilime karşı saldırgan bir madencilik anlayışıdır. Ve ne acıdır ki “yeni madencilik yasası” ile de yasal olarak desteklenen veya teşvik edilen bir anlayış. Mahkeme kararıyla elde edilmiş hukuksal kazanımları bile yok sayan veya ortadan kaldıran bir madencilik yasası! Böylesi bir yasanın destek olduğu vahşi madencilik anlayışının nasıl bir canavar yarattığını da görüyoruz. Herşey karşımızda tüm ilkelliğiyle çırılçıplak duruyor işte. İnsanların ortak yaşam alanları ciddi bir tehdit altında, doğa adeta çığlık çığlığa insanlığın yardım elinin uzanmasını bekliyor!

Bizim yaptığımız, verdiğimiz çevreci mücadeleyi ise “doğanın kendini koruma ve savunma refleksi” olarak da tanımlayabiliriz bu duruma göre. Yani bizlerin de yaşayan en büyük canlı olan doğanın bir parçası olduğumuz gerçeğini biliyorsak. Bir canlı bir tehlike karşısında kendisini nasıl korumaya çalışır? Elbette ki en duyarlı organlarını kullanarak. Bizler de toplumdaki en duyarlı bireyler isek eğer, bu durumda yaptığımız işlev bellidir. Bu nedenle doğanın da bizlere mutlaka yardımcı olacağına ve olduğuna da (Finlandiya örneğindeki Talvivaara maden işletmesinin kapatılması gibi) inanıyoruz. Yeter ki biz dik duralım, kararlı olalım. Doğa bunu mutlaka bir yolla takdir edecektir.

 
   20 Mart 2013 Çaldağı     

Yorumlar - Yorum Yaz