Tarihten bir Çaldağı anısı

Çaldağı hakkında tarihten bir anı

 

 TURÇEP ve EGEÇEP Yürütme Kurulu Üyesi Hayri Bökü anlatıyor:

 

Çal Dağı’nı duyduğum ilk insan “büyükanne” dediğim anneannemin annesi olmuştu. Kendisini kocaman odaları, çok büyük kapısı ve bahçesinde çeşitli meyve ağaçları olan, çocukluğumun geçtiği evde hatırlıyorum. Kışları oda penceresinin yanında, mangal kıyısında, yazları ise “hayat” dediğimiz bölümde otururdu. Her zaman mis gibi kokan, boydan uzunca çiçekli elbiseler giyerdi.
Büyükannemi çok severdim. Ama en çok parasız kaldığımda kendisini ziyaret etmek aklıma gelirdi. Adeta koşarak, nefes nefese giderdim evine.

 Hayri Bökü

Kulakları biraz ağır işitirdi, pencereyi kırarcasına çalar, kapıyı açmasını sağlardım. Kapıya yöneldiğini anladığımdaysa, çocuk kalbim kafesinden kaçacak bir kuş gibi seviçten pır pır ederdi. Üzerinde belirgin şekilde siyah ve beyaz lekeler göze çarpan elini öper, boynuna sarılırdım. O da alnımdan öper, yumuşak ve şefkatlice başımı ve sırtımı tokatlardı.  

Daha sonra sabırsız bir şekilde elini koynuna atmasını beklerdim. Çünkü cüzdanı her zaman koynunda bulundururdu. Cüzdanını ne zaman çıkaracağını bilir, o zamanlamayı da benim sabrımı taşırmayacak şekilde yapardı. Yumuşak deriden yapılmış, üzerinde tek bir çıt çıtı olan siyah bir cüzdandı. Önce çıt çıtı özenle açar, bozuk paraları cüzdandan avucuna dökerdi. Avucu bozuk paraları almazdı. 2,5 lira, 1 lira, 25, 10 ve 5 kuruşluk bozuk paralar avucunda adeta balık gibi oynaşırdı. Belki gözleri iyi görmediğinden, belki de beni sınamak için ”Bunların içinden 25 kuruş seç bakalım” derdi. Gözüm 2,5 ve 1 liralardaydı, ama yüreğim ve vicdanım 25 kuruştan başkasını almaya izin vermezdi. Sarı ve beyaz 25 kuruşlar vardı o zamanlar. İkisi de aynı değerde olduğu halde, ben her zaman beyaz olanı seçerdim.

Aradan çok uzun yıllar geçmesine rağmen, büyük annemi ve bana verdiği bu harçlık olayını da Çaldağı anısıyla birlikte hatırlıyorum. Çaldağı’ndan bahsederken, önce derin bir nefes alarak bir oh çeker, eski yıllara giderek gönlünü şöyle bir dinlendirirdi. O kahırlı yılları tane tane anlatırdı.

 

“Kurtuluş Savaşı yıllarıydı, düşman memleketi işgal etmişti. Bize de hiç rahat vermiyorlar, kapımıza kadar dayanıyorlar, dedenden de para istiyorlardı. Anneannen gelinlik çağda bir kızdı. Evin bahçesine bir çukur kazıp, saklayabildiğimiz kadar çeyizlik işlemelerini toprağa gömdük. Sonra da evi terk edip, Çaldağı’na gittik, oraya sığındık. Bizi düşmandan Çaldağı korudu günlerce. Oradaki köylüler bize yiyecek verdiler…Ama…”

Sonra burada o günkü acıyı tekrar yaşarmışçasına derin bir iç  çeker ve telaşla anlatmaya devam ederdi: “Telaştan damın kapısını açıp beyaz atı serbest bırakmayı unutmuşuz. Daha sonra düşman Kasaba’ya girip evlerimizi yaktı. Kasaba’ya döndüğümüzde evimizi bir kül yığını olarak bulduk. Atımız da, o telaştan damda unuttuğumuzdan, yanarak can vermişti… Acı acı iç çekerek, “Yıllar geçti atımızın külleri hala gözlerimin önünde...” derdi.

Babaannemse, babasını hiç görmemiş. Çanakkale Savaşı’nda şehit düşmüş babası. 250 bin kınalı kuzudan bir tanesi. O zamanlar soy adı yoktu tabii. “Kasabalı Ali” diye gömmüşler. Mezartaşına da “Kasabalı Ali” yazmışlar. Ama onlarca Kasabalı Ali var. Amcalarım yıllarca dedelerinin mezarını bulmaya çalışıyorlar. Onlarca Kasabalı Ali yazılı mezarların her birini “Belki dedemiz budur” diye ziyaret edip, dua okuyorlar.

İşte böyle diyor tarih…
Yıllar önce emperyalist sömürücü güçler, halkımıza bunları çektirmiş. Çanakkale Savaşı’nda binlerce çocuk babasız kalmış, torunları şehit dedelerinin mezarını bile bulamamış. Kasaba’da evlerimiz yakılmış, insanlar evsiz kalmış. Sömürücü emperyalist güçlerin bugünkü kuşakları şimdi de bizi benzer acılarla tanıştıracak şekilde sömürebilmek için Çaldağı’na yerleşmek istiyor. İngiliz European Nickel isimli maden şirketi, önce Bosphorus adıyla, sonra da adını değiştirerek Sardes yaptığı maden şirketiyle Çaldağı’ndaki nikel ve kobalt madenlerimizi alıp götürmek istiyor.

Kendisine Kurtuluş Savaşı öncesindeki dönemde olduğu gibi işbirlikçiler buluyor. En ucuz yöntemle, sülfürik asit damlama yöntemiyle, çok az masraf edip çok büyük para götürmek istiyor. Erozyonu önlemek için dikilmiş milyonlarca ağacı kesmek istiyor. Sülfürik asit ve asit sisi ile havayı, suyu ve toprağı kirletip zehirleyerek Kasaba’daki insanların yaşamını karartmak istiyor. Suyun altın olduğu böyle bir zamanda, saniyede 135 litre suyumuzu çekerek halkımızı susuzluğa, toprağımızı kuraklığa itmek istiyor.

Satmayı kabul eden kim olursa olsun, devlet yetkilileri, belediye yetkilileri el şıkışıp belli bir miktarda anlaşıyorlar. Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, Meclis tutanaklarına da geçen konuşmasında, “Şirket, konsolosluk ve İngiliz hükümetinin baskıları karşısında orman tahsis iznini vermek zorunda kaldım” diyebiliyor. Eski Orman ve Çevre Bakanı Osman Pepe de, “Bu memleket kimsenin babasının çiftliği değildir. Çok baskı yaptılar, ama yetimlerin hakkını yedirmedim. Vicdanen rahatsız olduğum için orman tahsis izni vermedim” diyor.

Kısacası, ilk Kurtuluş Savaşı’nda da ülkemize ve kasabamıza sömürmek için gelen sömürücü ve emperyalist güçlerin bugünkü torunları, şimdi de aynı emelle ÇAL Dağı’na geldiler.

Çaldağı, öncelikle Kasabamızın insanlarına sesleniyor: “Yıllar önce sömürücü emperyalist güçlere karşı sizlerin büyükbabaları ve büyükanalarını gür ağaçlarım ve mağaralarımda evlatlarım gibi korudum. Şimdi de beni koruma görevi sizde. Benim etrafımda sevgi çemberi oluşturun, nöbetçiler koyun, beni işgalcilerin torunlarına teslim etmeyin. Siz de babanız veya evladınız gibi sevip, bana sarılın. Haydi herkes görev başına…”
Çaldağı, adeta ağlıyor ve bizi tarihi bir göreve çağırıyor:
“Haydi, ikinci bir 7 Eylül için tüm Turgutlulular görev başına!”

17 yaşında, hayatının daha bahar çağına bile gelemeden şehit düşmüş kınalı kuzuların torunları yine görev başına! Aynı emperyalist odaklı sömürücü güçler şimdi sülfürik asit ve asit sisi ile dünyanın en verimli topraklarında yaşamakta olan binlerce insanımıza yaşamı zehir etmek için ÇAL DAĞI’na yerleşmek istiyor.

Hep birlikte kolları sıvamalı ve yollara dökülmeli ve birlikte haykırmalıyız:
ÇANAKKALE’Yİ GEÇEMEYENLER, ÇAL DAĞI’NI DA GEÇEMEYECEK!
ÇALDAĞI’MIZI ÇALDIRMAYACAĞIZ!

10 Temmuz 2010